Levent Karataş
ÖNDER ÇOLAKOĞLU İLE
“Hatıraları çağırmak yakınlığı, eksikliği ve huzursuzluğu çağırmaktır. Dolayısıyla şiiri çağırmaktır.”
1.Üçüncü kitabınızla (Herkes Kendi Cenazesinde) selamlıyorsunuz okurunuzu. Henüz ilk şiiriniz “Ayaklanma”yı okurken belki çok kişisel bir soru olacak ama “Kutsal kitaplar yazmıyor anlattıklarını / Kutsallara ne oldu” sorusuyla ya da açık bir şüpheyle karşılaştım. Ayaklanan kişi ya da kitle size ne anlattı? Çağımızda kutsallığa ne yaptı sofular?
Kutsalın tanımını yaparak başlamak gereksiz elbet. Ama tepeden tırnağa bizi teslim almış sadece tanrısal kavramsallardan bahsetmiyorum burada. Her tıkandığında yeni yeni kutsal vektörler çıkarmış önüne insan. Bu onun zavallılığı. Bazen dinsel dinamikler, bazen milli, bazen ailevi, bazen varoluş gelgitlerinde yaratıyor bunları. İnsanın ilkin anlam arayışında, ardı sıra varoluşsal denkleminde çok şeydir kutsallar. Çok çabuk elde eder insanı. Bunların toplumdaki yer alış biçimleri ve özgül ağırlıkları son 30-40 yıldır dünyanın baş belası bence. Bunların yarattığı psikolojik travmalar ve zikzaklar arasında kıstırıldı insan. Zavallı oldu. Zavallı insanın hayata gardını sağlıyor bunlar (sanıyor). Öyle hissediyor. Kutsallık insanın bilincinde yaşar, yeşerir. Bu kötücül çağda bunun için kullanışlı iklim yıllardır mevcut. Ama artık bam teli diyeceğimiz bir yerdeyiz. O eşik de aşılmak üzere. Hatta aşılıyor. Bunun ayak seslerinin metaforu Ayaklanma şiiri. Kitabımı bile isteye bu şiirle açtım zaten. Bu kutsallar hep olacak hayatımızda. Ama bunların yükü insanın omuzlarında hiç bu kadar yoğun hissedilmemişti. Çünkü hayatlarımızdaki en büyük hayal kırıklıkları bunlar. Şiir de başının çaresine baksın diyorum birazcık bu kutsallarla ilgili. Düşün yakamızdan. Bir bırakın yahu!, demekle olmuyor elbet. Küçük bir işaret fişeği bile kıymetlidir bazen. Sofuların bir şey dediği yok, onlar aslında bizden de kötü durumdalar. Bıyık sakal misali. Tutunacak dalları yok. Çünkü belki de ortalamadakilerden de daha çok hayal kırıklığına uğrayan onlar. Ve bu ayaklanmadan onlar da nasibini alacak. Kuşkunuz olmasın.
2.Anatomiyi çok iyi biliyorsunuz çok iyi bir doktorsunuz. Biriktirdiğiniz çok şey oluyor böylece. Epikriz metaforları, yaşantı- hâyal kırıklıkları ve ölümler… Tıp bilgisinin şiire katkısı var diye düşündüm kitabınızda. Nedir bu işin aslı astarı allasen?
Öncelikle bu bir “ben buradayım, hekimim ha!” durumu değil. Tıp son yirmi yıl içinde inanılmaz hızlı bir evrilme yaşadı. Bazı hastalıkların anlamları değişti, insanlarda yansımaları değişti. Pandemi de bunun doruk noktası oldu hepimiz için. Kartlar yeniden dağıtıldı ve oyun yeniden başladı. Hem tıp için hem insanlık için. Şiirin kendine yer aradığı edebiyat ortamında (yeni yolaklar, yeni adlandırmalar, sığındığı limanlar vs.) tıp benim için elimdeki en büyük yardımcılarımdan oldu. Tüm şiirlerimde tıbbi terim yok elbet. Bu kitabımda üç beş şiirde belki. Ama çok kere sinematografik dil kullanmaya çalışıyorum şiirlerde. Tam da burada tıbbi terimler imdadıma yetişiyor. Bazı özel terimler, yaratmak istediğim iklime ve dokuya cuk diye oturuyor. “İnvazyon” mesela. Bir yere nüfuz etme. Bu çağda DNA’larımıza kadar sokulan onlarca şeyi bu terim öyle güzel çağrıştırıyor ki. İmgelerin önünü arkasını keskin dille kolluyor bu terimler. Tıp hayatın ta kendisi çünkü. Pandemi bunu her açıdan gösterdi. Narkoz, metastaz, kılcal… Merak uyandırıyor bir şekilde. Duymuşuz, ama tam anlamını henüz bilmiyoruz. Fiyakalı bir cümleyle bitireyim sorunuzun cevabını. Tıp ne kadar hayatsa, o kadar şiirdir.

3.Arkadaş Zekai Özger’e ithafen yazdığınız “Seçim” başlıklı şiirinizde şablonların dışında evrensel olarak nitelendirebileceğimiz bir politik duruş var. Çok konuşulmuştur - belki fakat- sizin politik şiir tanımınız ne? Seçim politik mi yeterince?
Bir klişe ile başlayayım o zaman. Şiir zaten politik değil mi baştan başa? Ya da politik olmayan şey şiir olur mu? Politik şiir… Bilmiyorum tanımını sahiden. Ben daha önceden dediğim gibi tüm şiirsel yolculuğumu bireysel huzursuzluğum üzerine kuruyorum. Bu huzursuzluk var ediyor şiirin dehlizlerini. Bu huzursuzluk yoksa hayat da yok, şiir de. Bu irritasyon ve mutlu olamama halini vücut buldurduğumda iyi şiire yaklaştığımı düşünüyorum kendimce. Hem dilsel hem imgesel ve dolayısıyla estetik bütünlük sağlanınca selam duruşlar başlıyor. Günü geliyor Arkadaş’ a, günü geliyor atlara, Dersim’e.
Arkadaş’ın başlı başına yaşamı, şiirleri, ölümü politizasyonun Allahı zaten. Hayatta durduğu yer, cinsel kimliği ile Seçim’i yaparak, ta o yıllardan günümüze gelen öteki kavramsalının başat başrollerinden biri olmuş Arkadaş. Bir sembolden çok bir çıkış noktası. Asla yadsınamayacak kadar gürül gürül akan bir nehir. Zerre yalpalamayan ve kendine bile eyvallahı olmayan bir anıt Arkadaş. Seçim şiiri yeterince politik mi? Onca yavan ve primitif duruştan sonra gayet politik ve sahici. Seçim, Öteki’nin güçlü evrensel başlangıç noktalarından biri. Arkadaş’ a az bile kıymet veriyoruz zannımca. Ben o yolaktan çok gideceğim, gitmek istiyorum. En azından politik şiir yazıyorsam, iddia ediyorsam seçimimi Arkadaş’tan yana kullanacağımdan kuşkum yok. Bir daha selam buradan da.
4.“Hayret ediyorum kelebeklerin masumiyetine” demişsiniz çiçek toplayan bir şairin şaşkınlığıyla. Ağaçlar sökülüp beton ve çimentoya dönüşüyor! Kelebek o eşsiz çarlığını cama vura vura intihar ediyor! İnsan doğası daha ne kadar doğayı tahrip edecek şair?
İnsan doğayı tahrip etmesi son 40 yılın mevzusu . Ama ve ne yazık ki bunun devamı var. Doğa kendi içinde doğurgan hep. Bitmez tükenmez bir enerji ile. İnsanoğlu bunu anladığı ve öğrendiği andan itibaren bu saldırı, pardon yağma başladı. Doğayı egemen alma istekleri bitmez insanoğlunun. Ama şaire düşen doğadan kopmamak ve olay mahallinden bu yağmaya karşı savaşımını vermektir. Goethe ‘Doğada hiçbir şey tek başına ve yalnız değildir. Doğada her şey; önündeki, ardındaki, üstündeki, altındaki, sağındaki, solundaki şeylerle bağlantılıdır’ diyor. Benzer bir ifade de Kızılderili reisi Seattle’ın, 1854'te, kendisinden toprak satın almak isteyen ABD Cumhurbaşkanına yazdığı mektupta görülmektedir. ‘Şu gerçeği iyi biliyorum. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey: bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de: dünyanın başına gelen her felaket, insanoğlunun da başına gelmiş demektir. Benim doğa için hissettiğim bu. Bu kadar kıymette. Yarın daha büyük acılar yaşamamak için şiirde- edebiyatta- sanatta bunun altını üstünü çizmeli. Bu yağma bitmeyecek görüyorum. Bununla savaş vermek en mühimi.
5.“Hâtıralar yağar şimdi upuzun yaz bahçelerinde” demişsiniz. Peki ama şiir, hikâyesi kaybolmuş bir dünyada hâtıra limanına fazla mı uğruyor ne?
Aslında hatıratlara dönmek, “dönüp dönüp ne günlerdi, ne güzeldi” durumunu yakalamak değil. “ Her hatırlama olayı, neredeyse sıfırdan bir anı kaydı olayıdır. Bu sırada, yeni anı kaydı sırasında içinde bulunduğunuz çevre ve psikolojik durumlar dolayısıyla kayıtta hatalar oluşur. Bu da, orijinal anıyı bozar”. Tam da bu belki bende ki. Şimdide o an aklıma geldiğinde bozuk bir kopya gibi her şey. Kopya çekiyorum geçmişten gibi düşünmeli. Yoksa özlem duymaktan çok , “elimde olsaydı o yaşanılan şöyle olabilseydi umudu” biraz da. Bir taraftan “hikayesi bitmiş dünyadan” yeni hikayeler oluşturma amacında olabilirim gizli gizli. Nostalji ya da eski özlemim yok hiç. Huzursuzluğun içime işlediği bir iklimde hatıratlar yüzümdeki ufak tebessüm olabilir sadece. Köpük yani. Bölük pörçük. Bu yarımlık besliyor, bu eksiklik hatıratları yağdırıyor üstüme. Bazen kelebek kanadında, bazen atların yelelerinde. Her yağan hatıra başka başka hikayeler oluşturma kaynağı benim için. Daha büyük anlamlar yüklemek gereksiz. Hatıraları çağırmak yakınlığı, eksikliği ve huzursuzluğu çağırmaktır. Dolayısıyla şiiri çağırmaktır.
6.Doğadan hiç kopmamış bir şiiri örgütlüyorsunuz. Çocukluğunu kaybederken çırpınan bir yeniyetme misali. Doğadan neden kopmamalı şiir?
Kopmaz. Kopamaz… Kopmamalı. İstese de olmaz. Gelelim benle ilgili tarafına . Ben tüm şiiri mutlak devinim zemininde gelgitler üzerine kurmaya çalışıyorum . Doğa benim için en büyük silah bu yolda. Doğa her şey. Bazen dağ, gök, çiçekler, bulutlar bazen kuşlar, atlar, oluyor. Bazen dağları kanatlandırıyorum, bazen atlara yağmur yağdırıyorum. Ben bu paradoksu bile isteye yaparak doğanın içinde kalmaya çalışıyorum. Benim ayrı bir senaryo ve kurgu yapmam gerekmiyor. Karşımda olağanüstü bir hareket halinde ve yaşadığım huzursuzluğu ve çözümsüzlük kavramsalını duyumsayarak çağrıştıran malzeme var. Ben tam da bunun için doğanın içindeyim, üstündeyim, altındayım. Hem umudumu hem sönümlemelerimi gösterecek en kıymetli dayanağım. Şiirdeki görsel imge geçişleri için de olmazsa olmazım benim için doğa. Son zamanların moda tamlaması “geniş zamanlar” ve “boşluk” kavramsalının altını üstünü dolduran çok şey var doğada. İşin özeti doğa, bana şiir yazarken, sınırsız ve etiketsiz yüzölçümleri bırakıyor . Bu bana ciddi bir özgürlük hissi veriyor. Üç kuruşluk umudum varsa hayata ve insana dair, doğa sırtımı yasladığım ve yelkenlerimi doldurduğum bir güç. Mutlak ve kesinlikle doğa. Böyle olacak bende. Daha çok gidecek yolumuz var.
E-Bülten
Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın